Bozkurtlar Otağı
 

Go Back   Bozkurtlar Otağı > TÜRKÇÜ BAKIŞ > Türkçü Bakış

Türkçü Bakış Türklük ve Türkçülük ile ilgili bilgiler, güncel haberler, yorumlar, değerlendirmeler vs..

Cevapla
 
Geri Bağlan Seçenekler
Alt 11-04-2010, 13:36   #1
Yönetici
 
Asina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21.03.10
İletiler: 28
Standart ermeni meselesi ile ilgili yazilar...

1

Türk’e vatan savunmasınınhesabı sorulmak isteniyor



Soykırım yalanıyla uluslararası camiada yaygara kopartılarak Türkler, Ermeni tecavüz
ve saldırılarına karşı “Neden kendinizi savunacak önlemleri aldınız” diye suçlanmaktadır
Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde başlayan Ermeni sorunu, Doğu Anadolu bölgesinde bağımsız bir Ermenistan Devleti kurulması sorunuydu. Ermeniler önce Rusların daha sonra İngilizlerin, en sonunda da Fransızların Türkiye toprakları üzerindeki emellerinin gerçekleştirilmesine katkı vererek bölgede bağımsız bir Ermenistan Devleti kurmak üzere çeteler kurarak silahlı saldırılara geçmişlerdir. Amaçlarını zorla gerçekleştirmek üzere Türkiye topraklarını süreç içerisinde işgal eden Rus, İngiliz ve Fransızlarla hem işbirliği yapmış ve hem de onların öncü birlikleri gibi hareket etmişlerdir.
Türkiye’yi köşeye sıkıştırıyorlar
General Harburt Heyeti’nin hazırladığı raporda bu gerçek şu cümlelerle ifade edilmiştir: “Ermeniler bugün bir politika aletidirler. İyi düşünmüyorlar veya Taşnak Komiteleri, halkı düşünmeye bırakmıyor.” Ermeniler bugün de Rusya, İngiltere, Fransa ve son zamanlarda da ABD’nin Türkiye’yi köşeye sıkıştırmakta kullandığı basit bir “politik alettir”.
Bağımsız devlet peşindeler
Türklerle Ermenileri karşı karşıya getiren Vatan sorunuydu. Türkler vatanlarını korumak, Ermeniler ise Türk toprakları üzerinde bağımsız bir devlet kurmak istiyorlardı. Bütün sorunu bu çelişki doğurmuştur. Bu durumu o zamanlarda Ermeniler tarafından yayınlanan çok sayıdaki yayında görmek mümkündür. Örneğin, Torino’da Ermeniler tarafından yayınlanan İtalyanca Armenia mecmuasının haziran 1916 tarihli nüshasında “Ermeni Meselesi ve Suret-i Halli” adlı yazı şu satırlarla sonlandırılmıştır: “Ya Türkler veyahut Ermeniler dışarı, diğer bir tabirle ya Osmanlı Devleti Ermenilerle meskun bulunan vilayetlerdeki hakimiyetlerinden vaz geçer ve bir Ermeni devleti kurulur ki, bu Avrupa’da olduğu gibi Asya’da dahi Osmanlı egemenliğinin sona ermesi demektir veyahut bu millet tamamıyla imha edilir.”
Tecavüz ve katliam
İşte bu çelişki Ermenileri harekete geçirmiş, Türkler de ülkelerini savunmak için gerekli önlemleri almıştır. Zira Osmanlı, son dönemlerinde üzerine çullanan emperyalist güçlerle “varlık-yokluk” kavgası verirken Ermeni çeteleri düşmanla işbirliği yaparak bu nedenle Türklere saldırmışlardır. Olaylar Ermeni çetelerinin bölgedeki Müslüman ahaliyi kaçırtmak için tecavüz, katliam, yakma, yıkma ve saldırılara kalkışmasıyla başlamıştır.
Sözde soykırım salgını
Meşru Osmanlı hükümeti ise zorunlu önlemler almak zorunda kalmıştır. Türkler bugün Ermeni tecavüz ve saldırılarına karşı “neden kendinizi savunacak önlemleri aldınız” diye suçlanmaktadır. Dünya çerçevesinde sözde “Ermeni soykırımı” salgınının altında yatan gerçek budur. Türklerden vatanlarını savunmalarının hesabı soruluyor!
Türklerle artık bir
arada yaşayamayız!
Ermeni Patriği Varjabetyan Nisan 1878’de İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisbury’e yolladığı mektupta “Ermenilerle Türklerin bir arada yaşamaları artık imkânsızdır. Eşitlik, adalet ve vicdan özgürlüğünü ancak bir Hıristiyan yönetimi sağlayabilir” demişti. Patrik, Mart 1878’de de İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Henry Layard’ı ziyaret ederek “Doğu’da bağımsız bir Ermenistan istiyoruz” demiş, ardında da sözlerini “Eğer siz yardım edemezseniz Rusya’ya müracaat ederiz” diye tamamlamıştır. Tarihe 93 harbi olarak geçen meşhur Türk-Rus savaşında Osmanlı Devleti yenilince Patrik derhal yüzünü Rusya’ya çevirir. Zira Osmanlı orduları yenilmiş, Rus orduları Yeşilköy önlerine gelmiştir. Osmanlı Ordularını yenen Rus Başkomutan Grandük Nikola, Artin Dadyan Paşa’nın Yeşilköy’deki köşkünde misafir edilir. Burada Grandük Nikola’yı bizzat ziyaret eden Patrik Nerses Varjebetyan başkanlığındaki Ermeni heyeti Çar’dan “Ermenilerin yaşadığı Doğu vilayetlerinin Ermenistan namıyla bir devletin istiklalinin ilanına müsaade edilmesini” talep eder. 31 Ocak 1878’de Ruslarla imzalanan Edirne Mütarekesi’nde Ermenilerle ilgili hiçbir hüküm olmamasına rağmen 3 Mart 1878 Ayastefanos, ardından 13 Temmuz 1878 tarihinde imzalanan Berlin Antlaşması’nda Ermenilerle ilgili bir madde yer almıştır. Bu maddede, “Hükümet halkı Ermeni bulunan eyaletlerde yerel ihtiyaçların gerektirdiği reformu ertelemeksizin yapma ve Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliğini sağlamayı yükümlenir ve ara sıra bu konuda düşünülen düzenlemeleri büyük devletlere bildireceğinden, adı geçen devletler konu edilen düzenlemelerin(reform) yerine getirilmesini, yürütülmesini gözetleyeceklerdi” denilmekteydi. Ermeniler Türklerle bir arada yaşamalarının imkânsız olduğunu, ayrı bir devlet kurmak istediklerini ve bunun için akla gelen her yola başvuracaklarını açıkça ifade etmişlerdir.
Bunun adına ihanet denir
Osmanlı, 1878 savaşında Ruslara yenilince Ermeniler Rus Orduları komutanıyla görüşerek tabiyetinde bulundukları Osmanlı devletine dayatmada bulunmasını istemişlerdir. Bunun adına ihanet denir. 1. Dünya Savaşı sırasında Ruslar Doğu Anadolu’yu işgal ettiklerinde Ermeniler hem Ruslara öncülük etmiş hem de onlarla birlikte Türk kuvvetlerine saldırmışlardır. Bunun adı da hem ihanet hem de arkadan vurmaktır.
Utanç verici cinayetler işlendi
1899-1909 yılları arasında Ermeniler, büyük bölümü Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da olmak üzere; 26’sı 1895 yılında olmak üzere, 32 isyan ve olay çıkardı. 26 Ağustos 1896 günü Papken Siuni’nin yönetiminde 26 Ermeni el bombası, dinamit ve diğer silahlarla Osmanlı Bankası’nı bastılar. Amaçları Avrupa ülkelerinin dikkatlerini çekmekti. Papken Siuni ve dokuz saldırgan çatışmada öldürüldü. Saldırganların başına saldırıyı planlayan terörist Karekin Pastırmacıyan geçmiş ve Rus elçiliğinin araya girmesiyle bir vapurla Türkiye’yi terk etmesine izin verilmiştir.
Suikast düzenlediler
İşin ilginç yanı terörist Karekin Pastırmacıyan daha sonra 1908 yılında tekrar İstanbul’a gelecek, 1908-1912 yıllarında Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Erzurum’u temsil edecek, 1915 yılında Van isyanına katılacak ve 1918 yılında ise Ermenistan’ın ABD elçiliğini yapacaktır. 21 Temmuz 1905 tarihinde de birçoğu yabancı uyruklu olan Ermeni teröristler Padişah 2. Abdülhamit’e bombalı bir suikast düzenlemişlerdir. Bu suikasttan padişah kurtulmuş ancak 26 kişi ölmüş, 58 kişi yaralanmış, 17 arabayla 20 tane de at parçalanmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın 1914 yılında çıkması ve savaşın en önemli aktörlerinden birisinin de Osmanlı İmparatorluğu olması, Ermenilerin önüne tarihi bir fırsat çıkarmıştı!

Konu Asina tarafından (12-04-2010 Saat 16:54 ) değiştirilmiştir.
Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-04-2010, 13:39   #2
Yönetici
 
Asina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21.03.10
İletiler: 28
Standart

2


Türk milletinin kendini koruma çabası çarpıtıldı Ermeni tehcirinin sebebi; Ermenilerin erkekleri cephede savaşan Müslüman Türk komşularına karşı gerçekleştirdikleri vahşi saldırılardır. Osmanlı devleti, halkı korumak için bu önleme başvurmuştur
1. Dünya Savaşı başlamış Türk milleti saldırgan güçlere karşı bir çok cephede savaşa girişmişti. Kafkasya, Sina ve Filistin, Hicaz-Yemen, Libya ve Galiçya cephelerinde Türk milleti var olmak yok olmak mücadelesi veriyordu. Bu arada Ermenilerin yaşadığı bölgeler dâhil olmak üzere birçok yöre Rus işgali altına düşmüş, cephe gerisindeki Türk nüfus her türden saldırıya açık hale gelmişti. Ermeniler işgalci Rus ordusunun milis güçleri şeklinde örgütlenerek Müslüman yerleşim bölgelerine baskınlar düzenlemeye ve onları toptan bir soykırıma tabi tutmaya başlamışlardı.
Ermenileri kullandılar
Ermeniler açıkça Türk milletini içeriden, Türk Ordusunu da arkadan vurmuşlardır. Türk varlığını Avrupa’dan Bulgar, Rum, Sırp, Romen ve Karadağlıları örgütleyip isyan ettirerek silmeye çalışan Rusya, Anadolu’da da Ermenileri kullanmışlardı. Ermeniler kendilerinin de bağımsız bir devlet kurmak hakkına sahip olduklarını düşünerek sivil Müslüman halka karşı saldırılara ve katliamlara başlayınca o zamanki İttihat ve Terakki yönetimi tamamen savunma amaçlı olarak Türk milletinin Anadolu’daki varlığını korumak ve güvence altına almak amacıyla Ermenilerin Anadolu’dan göç ettirilmesine karar vermişti. “Ermeni Tehciri” de denilen bu olayın sebebi Ermenilerin erkekleri cephelerde savaşan Müslüman Türk komşularına karşı gerçekleştirdikleri vahşi saldırılardır. Devlet saldırıya uğrayan halkını koruyabilmek amacıyla böyle bir önlem almıştır. Bir millet istiklalini ve vatanını tehdit eden her türden saldırganlığa karşı her çeşit önlemi alma ve uygulama hakkına sahiptir. O zamanki yöneticiler eğer bunu yapmamış olsalardı, Türk milletini korumamış ve vatani görevlerini yapmamış olurlardı. Danılevski’nin “Tarihin olumsuz etmenleri” arasında gösterdiği Türklerle ilgili ön yargı ve bakış açılarını bilmek çok önemlidir. Nitekim Joseph Reinach da “toplumda, idarede, devlette, kötü adına ne varsa Türklerden gelir” diyerek bütün kötülüklerin kaynağı olarak Türkleri gösterir. Engels’in de böyle bir gerçeğin (!) ortaya çıkardığı Türk sorununa ilişkin öngördüğü çözüm şöyledir: “Güney Slavlarının, Balkanlar’da uzun zamandır her türlü ilerlemenin muhalifleri olarak sahneye çıkan barbar Türkler ve Arnavutlar“dan başka rakipleri yoktur.
‘Türkler yok edilmeli’
“Gerek tarih, gerekse son zamanlarda olup bitenler, Avrupa’nın Müslüman devletinin yıktıkları üzerinde bağımsız bir Hıristiyan devletinin kurulmasının şart olduğunu gösteriyor.” Türk korkusu taşıyanlardan Pouqueville de, ”Devletlerin belası olan Türklerin bunca zamandır neden yok edilmediklerini“ hep merak ettiğini söyleyecektir. Zamanın ABD yetkilileri ise çok başka nedenlerden Türklere karşı bir duruş ortaya koymuşlardır. ”Birleşik Devletler’in eski Türkiye sefiri Henry Morgenthau,“ Cinayet, Kuran tarafından Muhammed dininin bir parçası olarak kabul edildiği sürece, Müslümanların Hıristiyanları ya da Yahudileri idare etmesine izin verilmemelidir” der. “Hasta Adam”, “devletlerin belalısı”, “her türlü kötülüğün kaynağı”, “tarihin olumsuz etmeni”, “Tanrının Kırbacı” vb. vasıflarla tanımlanan Türklerin “Avrupa’da ne işinin olduğu”na bir türlü akıl erdiremeyen Batılılar çözümü Türklerin Avrupa’dan çıkarılmasında bulmuşlardır.
Stratejik emelleri
“Şark Meselesi” işte budur. Türkleri geldiği yere geri döndürmek! Bu nedenle de Türkleri Ön Asya’ya geldiğine, girdiğine ve yerleştiğine pişman etmek ve onları toptan cezalandırmak Papalığın ve Batı siyasetinin yüzlerce yılı aşan temel stratejik emellerinden birisi olmuştur. 16 Mart 1920’de İstanbul işgal edilince akla gelen ilk şey, İngiliz Karadeniz Orduları Başkomutanı’nın “Türk’e çok sert bir ders vermek gerek” sözüydü. Bu ders İngiliz Yüksek Komiser Vekili’nin önerdiği gibi “hem Türk imparatorluğunu parçalayarak milleti cezalandırma, hem de, yüksek görevlileri ibret için yargılayarak kişileri cezalandırma biçiminde” olacaktır. Bu amaçla 1.Dünya Savaşı sırasında Türkiye’ye her cepheden saldıran zamanın İngiliz yöneticilerinin Türkler hakkındaki yargıları da şöyleydi: Winston Churchill, Türkiye’yi “yenilgi nöbetinde ve yenilgiyi hak etmiş” bir ülke olarak görüyordu. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon için ise Türkiye, “cezasını bekleyen bir suçlu” gibiydi.../...Savaş dönemi İngiliz Başbakanı olan Lloyd Gorge, Türkleri acımasızca, “kötü yönettikleri ülkelerin etine ıstırap gibi sirayet etmiş bir insan kanseri...insanlığa karşı uzun bir alçaklık kaydına sahip bir grup” olarak tanımlamaktadır.
İbretlik mahkemeler!
Batı ülkelerinin o dönemde Osmanlı coğrafyasının paylaşmak ve Türk milletine büyük bir ders vermek üzere ne kadar bilendiğini yukarıdaki ifadelerden anlamak mümkündür. Bu şartlar altında Osmanlı Devleti savaştan yenik çıkıp, Mondros Mütarekesini imzalaması ile birlikte itilaf devletleri Ermeni tehciri konusunu bahane etmesi doğal bir durumdu.
‘Milli mücadele’
Doğal olmayan Osmanlı Hükümetlerinin Batılı Devletlerin hoşgörüsünü kazanıp iktidarda daha uzun süre kalabilmek, Ermeni kamuoyunu memnun etmek ve İttihat ve Terakki Partisi yöneticilerinden öç almak duygusu içinde hareket etmiş olmalarıdır. Nitekim milli vicdandan yoksun iktidarlar bu dönemlerde Dıvan-ı Harp mahkemeleri kurup savaş döneminde suç işleyenleri bir yana bırakarak vatansever, fedakâr ve yüksek sorumluluk duygusuna sahip idarecileri yargılatmak yoluna gitmişlerdir.
Yargısız infazlar yapıldı
Bu yargılamalar Türkiye’yi işgal eden emperyalist güçlerin baskısı, örgütlü Ermeni odakların müdahalesi ve İttihat ve Terakki Partisi’nin amansız düşmanlarının öç alma hırsı altında gerçekleştirilmiştir. Daha doğrusu yargısız infazlar yapılmıştır. Tarih ders vermek için değil ders almak için okunur. Bugün yaşanan gelişmeler de iyi okunursa dünden pek de farklı olmadığı görülür. Bu nedenle zamanın vatansever ve milletine sadık evlatlarını idam etmek üzere kurulan mahkemelerin marifetlerini yakından irdelemek ve ibret almak gerekir. Bu vahim şartlar altında yapılan sözde yargılama sonucunda idam edilen iki vatan evladı Kaymakam vardır ki; onların hatırası dünya durduğu sürece her Türküm diyenin yüreğini sızlatacak, gözünü yaşartacak ve içini yakacak niteliktedir. Bunlardan birisi Boğazlıyan Kaymakamı Kemal, diğeri de Bayburt Kaymakamı Nusret’tir.

Özcan YENİÇERİ

Konu Asina tarafından (11-04-2010 Saat 13:48 ) değiştirilmiştir.
Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-04-2010, 13:47   #3
Yönetici
 
Asina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21.03.10
İletiler: 28
Standart

İftirayı kabul eden ülkeler AİHM’ye götürülmeli Gazi Üniversitesi Araştırma Merkezi Müdürü ve eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Kayseri’de “Tarih Penceresinden Günümüz Türkiyesine Bakış” konulu konferansa konuşmacı olarak katıldı. Halaçoğlu, konuşmasında, tarihe objektif bakmak gerektiğini, geçmişi bilmekle tarihin bilinmiş olunmayacağını, bunun tarih ilmi olmadığını söyledi. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemini hazırlayan olaylara değinen Halaçoğlu, 1834’den 1914 yılına kadar Osmanlı topraklarına misyoner faaliyetler için açılan okulların sayılarının hızla arttığını ve bu okulların etnisiteyi körüklediğini belirtti. Özellikle, Anadolu’da ABD tarafından açılan misyoner okullarının Osmanlı bünyesinde bulunan azınlıkları kışkırttığını savunan Halaçoğlu, “Anadolu’da kurulan ilk ABD okullarından olan Robert Koleji 1863 yılında kurulmuştur ve 1868’de ilk mezunlarını vermiştir. Bu okulların ilk mezunları 1870’den sonra çıkan Ermeni olaylarının çete liderliğini yapmışlardır. Osmanlı ile savaşan Fransa ordusunun yarısı Ermeni tebasındandır. Bunların sayısı 40 bindir. Buna dünyanın her yerinde ihanet denir” diye konuştu.
Emperyalizmin kozu
Türkiye’nin bugün haksız olarak 1 milyon Ermeni’yi öldürmekle suçlandığını ifade eden Halaçoğlu, şöyle devam etti: “Bu çok saçma bir iddiadır. Biz bugün ‘Ermeni soykırımı yapmadık’ diye bağırıyoruz, ama Türkiye’deki kendilerine aydın sıfatını yakıştıran birileri çıkıp ’biz yaptık özür dileriz’ diyor. Emperyalizmin bir numaralı kozu, bir ülkede etnisiteyi ön plana çıkarmak ve bunu sürekli kaşıyarak ülke içindeki grupları birbiriyle çatışır hale getirerek o ülkeye hakim olmaktır.”
İzah etmek zorunda kalırlar
1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını parlamentolarında kabul eden ülkelerin hukuka uygun davranmadığını vurgulayan
Halaçoğlu, “Türkiye, Ermeni soykırımı iddialarını meclislerinden geçiren ülkelerin parlamentolarını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürmelidir” dedi.
Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12-04-2010, 16:56   #4
Yönetici
 
Asina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21.03.10
İletiler: 28
Standart

3

İşgalcilerin güdümünde mahkemeler kuruldu
Hem İttihat ve Terakki’nin hem de “zorunlu göçün” intikamını almak amacıyla kurulan mahkemelerde Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, uydurma senaryolarla yargılandı
Mehmet Kemal nam-ı diğer Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’dir. Kaymakam Kemal ve arkadaşları 30 Ocak 1919’da Konya’da tevkif edilerek İstanbul’a getirilip orada güdümlü bir mahkeme tarafından yargılanıp idama mahkûm edilecektir!
İşgalci güçlerin desteğini alarak iktidarını sürdürmek amacıyla çıkarılan bir kararnameyle kurulan bu divan-ı harp mahkemesinin reisliğine atanan Hayret Paşa günlerce vicdan muhasebesi yapmış Kemal Bey ve diğer tutuklu devlet görevlilerine yapılan haksızlığa dayanamamış ve Ferit Paşa ile şiddetli bir münakaşa sonucunda görevinden istifa etmiştir. Hayret Paşanın yerine Kürt Mustafa Paşa veya nam-ı diğer Nemrut Mustafa Paşa adlı kişi getirilmiştir.
İşgalcilerin kurdurduğu mahkeme!
Kaymakam Kemal Beyi idam eden heyet başta Reis Kürt Mustafa Paşa, Şevket Bey ve Artin Efendiden teşekkül etmişti. İddia makamında da Sami Bey bulunuyordu. Türk milleti daha sonra vatan evlatlarını yargılayarak mazlumları idama mahkûm eden, adalet yerine zulüm dağıtan bu kukla heyeti vicdanında mahkûm edecektir.
Aslında bu mahkeme işgalcilerin baskısıyla kurulmuş, güdümlü bir mahkemedir. İntikam amaçlıdır. Bir yandan İttihat ve Terakki’nin diğer yandan da “zorunlu göçün” intikamını almak amacındadır. Her safhası hukuk ve insanlık adına bir ibret vesikası olan yargılamaya kısaca değinmekte yarar vardır.
İlk duruşmada söz alan savcı Sami özetle şunları söyler: “Yüce mahkeme heyeti faciaların ve bilinen zulümlerle devletin ve milletin temiz geçmişine sürülen lekenin; amilleri ve sebepleri hakkında gereken kanunu eksiksiz biçimde uygulayarak, adaletin nuruyla temizlemekle yükümlüdür. Asırlardan bu yana Osmanlı Saltanatı altında refah ve mutlu olarak yaşayan Müslüman olmayan unsurların sebep oldukları olayların yönetim hatalarından çok dış telkinlerden doğduğunu ispat ediyor. Suçlara ait evrak dosyalarıyla, ecnebi matbuattan aldığım kanaatlere göre, Ermeniler olağanüstü teşkilatlarıyla Osmanlı Vilayetlerinde en önemli ve sınır yönünden en tehlikeli bölgelerinde bazı önemli hareket ve tertiplerde bulunmuşlardır. Bunun üzerine eski hükümet 1915 senesi Mayısında tehcire başvurmuştur. İşte bu tedbirsizlikten şahsi menfaatlerini temin amacıyla bazı hareketler, bilinen faciaları meydana getirmişlerdir.”
Devletin ve milletin temiz geçmişine sürüldüğünü söylediği lekeyi çıkarmak üzere Talat Paşa ve arkadaşlarını bulamayan mahkeme bula bula küçük kasabaların kaymakamlarını bulmuştur. Sahipsiz, samimi ve vatansever bir Türk çocuğudur karşısında. Ona destek verecek ne yüksek erkandan birisi vardır, ne de iç ve dış basından bir desteği.
Hınçlarını çıkarmak istediler
Savcı devletin bekası, milletin selameti bakımından asıl tehcir emrini veren ve uygulayan “İttihat ve Terakki” yöneticilerini ele geçiremediği için; saf bir Anadolu çocuğundan hıncını çıkarmaya çalışmaktaydı.
Kemal Bey’in tek suçu o zamanın içişleri bakanlığından aldığı emri yerine getirmesidir. Bu emir şudur: “Kazanız dahilinde bulunan bütün Ermenileri 24 saat içinde yola çıkaracaksınız, bunların sevk edileceği istikamet Suriye’dir. Şifrenin alındığının acele bildirilmesi”. Kemal Bey kendisini yargılayan mahkemenin de varlığını borçlu olduğu bir devletin emirlerini yerine getirmiştir. Öncelikle şunu ifade etmek gereklidir ki, eğer Kaymakam Kemal Bey gibiler o emirleri yerine getirmemiş olsalardı, büyük bir ihtimalle ne Kemal Beyi yargılayacak o mahkeme olurdu ne de o bölgelerde Müslüman bir tek insan kalmış olurdu.
Neticede savcı, Kemal Beyin en şiddetli bir şekilde cezalandırılmasını istiyordu. Mahkemenin bu tavrını gören Ermeni komitacısı, Taşnak ve Hınçak adlı Ermeni örgüt üyesi olan ne kadar insan varsa ortaya çıkıp, Kemal Beyin yaptığını iddia ettikleri çeşitli cinayet senaryoları ürettiler. Tamamen mahkemeyi yönlendirmeye yönelik iddia ve ithamın dışında hiçbir delil ve ispat ortaya koyamadılar. Buna rağmen Ermeni Komitacıların devşirip getirdikleri küçücük çocuklar dahil olmak üzere bütün yalancı şahitleri mahkeme büyük bir dikkatle dinledi. İntikam duygusu ile kendinden geçerek adeta kudurmuş bir iftira kasırgası arasında yalnız başına kalmış olan Kemal Bey sonucu belli olan bu sözde mahkemede savunma yaptı:
- “Söylenenlerin hepsi yalan ve uydurmadır. Ben ne bunların dedikleri köylere gittim, ne de oralardan geçtim. Burada vuku bulduğunu söyledikleri cinayetlerden haberim yoktur. Hele parmaktan çıkmayan yüzüğü almak için kol kesmek! Rica ederim, bu vahşeti kim yapar? Bu derece kötü bir iş yapacak insan tasavvur edemiyorum. Söylenenlerin hepsi yalandır. Hiçbirini ispat edemezler.”
İhanete kurban edildi
Uzun süren “kurgu-yargı” sırasında kendisini savunmaktan çok, zamanın olaylarının gerçeğini anlatan Kaymakam Kemal’in şu sözleri de oldukça manidardır: - “Düne kadar bir hey’et-i hakime vaziyetinde olan sizler, şu dakikada bir mahkeme-i tarih sıfatını iktisap etmiş bulunuyorsunuz. Ermeniler tarafından itlaf (öldürülme) edilen din ve ırkdaşlarının matem-i hicranı Müslümanların yüreğini sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkın hayatını tahrik etmekten hali kalmadığı, Ermeniler ise daima Rus ordularının kah önüne geçerek, kah arkasında kalarak ekseriye memleketin asker kuvvetinden mahrum bulunmasına güvenerek facialar yapmaktan hali kalmamaları, ihtimal ki, iddia edildiği gibi Yozgat Livası (vilayet) dahilinde sevk edilen bazı Ermeni muhacir kafilelerine, Ermenilerin Müslümanlar hakkında irtikap ettikleri her nev’i facialara şahit olmuş asker kaçaklarının tecavüzüne sebebiyet vermiştir. Ancak askerde mağlup durumumuzun aleyhimize husule getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla, iddia makamının da talebi üzerine, kurbanlar verilmesi bir siyaset iktizası farz ediliyorsa, bu kurban ben olamam; siz kurban seçmekle değil, ancak hak ve adalete binaen hükmetmek vazife-i vicdaniyesiyle mükellef bir heyeti celiliyesiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa, her halde bütün bu işlerin mürettib veya nazımı benim gibi küçük bir me’mur bulunacak değildir.” O, ne derse desin hakkında birileri kararını çoktan vermişti. Duruşmalar birbirini izliyordu. Masum insanların arasına katılan silahlı Ermeni komitacıları sürekli olarak “ben biliyorum, ben de işittim... İşte bu adamdır kardeşlerimizi kesen..” demeye zorluyor ve teşvik ediyorlardı.

Özcan YENİÇERİ
Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14-04-2010, 09:22   #5
Yönetici
 
Asina - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21.03.10
İletiler: 28
Standart

4


Allah, vatanımıza ve millete zeval vermesin
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in darağacındaki son sözleri, “Vatan uğrunda cephede ölen
bir insan gibi şehit gidiyorum. Allah vatanımıza ve milletimize zeval vermesin. Yaşasın Millet!” oldu
Mahkeme heyeti, Kürt Mustafa Paşa başkanlığında 8 Nisan 1919 tarihinde, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Beyi idama mahkum eder. Padişah Vahdeddin 9 Nisan’da kararı imzalar. 10 Nisan 1919 Perşembe günü akşama doğru idamın Beyazıt Meydanı’nda yapılacağını öğrenen halk, akın akın bu meydanda toplanmaya başlar. Bütün halk bu feci manzarayı görmeye gelmiştir. Zamanın Dahiliye Nazırı Mehmet Ali ile Adliye Müsteşarı ve meşhur İngiliz Muhipler Cemiyeti Reisi Sait Molla, Perşembe günü bilhassa Türk vatanperverlerinin Kemal Bey’i kaçırarak, Anadolu’ya geçireceklerinin haberini almış olduklarından ertesi günün sabahını bile beklemeden, Perşembe akşam üstü Kemal Bey’i astırmak için bütün imkanlarını seferber etmişlerdir.
Yüzü gözü solmuştu
Hava kararmaya yüz tutmuştu. Beyazıt Meydanı’nı dolduran mahşeri kalabalığın bir anda sustuğu görüldü. Kimse nefes bile almıyordu. Harbiye nezareti kapısından çıkan süngülü bir müfreze askerin ortasında, yüzü gözü solmuş, üstünde beyaz bir gömlek bulunan, takriben 35-40 yaşlarında, mağdur Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey görünmüştü. Yavaş yavaş yürüyor, darağacına yaklaşıyordu. Oldukça metin ve sakindi. Mukaddesatına kendisini teslim etmiş gibi idi. Hiç metanetini bozmadan, celladın uzattığı beyaz gömleği giymiş, son sözleri olarak halka şöyle hitap etmişti:
- “Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Yabancı devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun böyle adalet. Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet elbette onlara bakacaktır. Vatan uğrunda cephede ölen bir insan gibi şehit gidiyorum. Allah vatan ve milletimize zeval vermesin. Yaşasın Millet!” Son sözlerini tamamlayan Kemal Bey; darağacındaki ilmiği boynuna takar ve sonuç malum.
Babası öpüp okşadı
Ancak bütün bu aşamalardan daha dramatik olan, bir süre sonra yaşanacaklar olacaktır. Oğlunun idam edildiğinden haberi olmayan Kemal Bey’in babası Arif Bey, her günkü gibi Kadıköy’deki evinden kalkmış, oğluna yemek götürürken, Beyazıt Meydanı’na gelince, bu kalabalığı görmüş ve oradakilere ne olduğunu sormuş:
-Bir adam asıldı, ona bakıyoruz! Cevabını alınca birden bire irkilen Arif Bey kalabalığı ite kaka ilerliyor ve sehpanın karşısına gelip orada asılı duran evladını görünce, feryadı koparıyor.
O esnada idam merasiminde hazır bulunmak üzere orada hazır bulunan resmi zevattan Merkez Kumandanı Osman Şakir Paşa, Arif Beye doğru koşarak;
-Kimsiniz? diyor ve bir inilti halinde çıkan;
-Babasıyım!... Sesini duyar duymaz, kıpkırmızı kesilerek, tir tir titriyor.
-Emriniz? diye soruyor, bir anda dünyalar başına çökmüş gibi bitmiş, perişan olmuş babanın ne emri olabilir o anda:
-Evladımı bana veriniz! diyor.
Bunun üzerine Osman Şakir Paşanın: “İndirin” emriyle sehpadan indirilen oğlunun cesedine sarılan baba, onu koklayarak öpüp sevdikten sonra Kemal Bey’in cesedi, o gece Beyazıd Camii’nin gasilhanesine bırakılarak, ertesi günü halkın iştirak ettiği büyük bir merasim ve göz yaşları arasında Kadıköy’e naklediliyor.
Nusret Bey de
iftira kurbanı oldu
Nusret Bey Urfa Mutasarrıflığı görevinde bulunurken 1. Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından 6 Nisan 1919’da Ermeni tehciri meselesinden dolayı azledildi ve İstanbul’a çağrıldı. Damat Ferit hükümeti gerçekte birinci sınıf vatanseverleri cezalandırarak İngiltere Hükümetinin sempatisini kazanmak ve iktidarının süresini uzatmak için bunu yapıyordu. Zira İstanbul 13 Kasım 1918 tarihinden bu yana işgal altındaydı. Bayburt Kaymakamı Nusret Bey, Bayburt ve Ergani-Maden bölgesindeki Ermenilerin zorunlu göçünden dolayı Mustafa Nazım Paşa başkanlığındaki Divan-ı Harp-i Örfi’de yargılandı ve suçsuz bulundu.
Serbest kalmasına izin verilmedi
Mahkemenin suçsuz bulmasına rağmen yine de Kaymakan Nusret’in serbest kalmasına izin verilmedi. 15 Mayıs 1919 yılında Yunanlılar İzmir’i işgal edince İstanbul’da Türk halkı arasında vuku bulan tepkiden çekinen hükümet Nusret Bey ve kırk kişiyi serbest bıraktı. Ancak Damat Ferit Hükümeti’nin Ermeni Patriği ve İngiltere ile işbirliği yapması sonucu durum bir anda değişti. Mahkemece suçsuz bulunup serbest bırakılmasına rağmen bir süre sonra 6 Kasım 1919 tarihinde Kaymakam Nusret yeniden Ermeni Tehciri davasından tutuklandı. 17 Nisan 1920’de son olarak 1.Divanı Harbi Örfi Mahkemesinin başkanlığına Nemrut namlı Mustafa Paşa getirildi. Artık her şey hazırdı. Ve ardından da Nusret Bey, türlü yalanlarla idam cezası verilerek ölüme gönderildi. Nusret Bey’in idamından iki ay sonra 7 Ekim 1920’de ailesine Ankara Hükümeti tarafından “hidematı vataniye tertibinden” maaş bağlandı.
Hizmetlerinden dolayı ödüllendirilmişti
Nusret Bey 19 Nisan 1914’de Bayburt’a kaymakam olarak atandı. Onun göreve başlamasından kısa bir süre sonra, I. Dünya Savaşı çıktı. Bunun üzerine Bayburt bölgesinin de içinde bulunduğu Doğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan Ermeni’ler, Rusların kışkırtmaları sonucu gönüllü silahlı Ermeni grupları teşkil ederek Türk mahalle, köy, kasaba ve şehirlerinde cinayetlere başladılar. Doğu Anadolu Bölgesi’nde bu olaylar cereyan ederken Osmanlı idaresi, 1 Haziran 1915’de savaş bölgesinde oturan Ermeni’lerin savaş alanı dışı olan Suriye dolaylarına gönderilmesini içeren “Ermeni Tehciri” kanununu çıkarıldı. Haziran 1915’de Erzurum’daki 3. Ordu Komutanı Kamil Paşa’nın emriyle, Bayburt harp sahası içinde olduğundan bölgedeki Ermeniler de Nusret Bey’in idaresi altında bulunan jandarma güçleri vasıtasıyla Erzincan’a sevk edildiler. Bu sırada bölgede yasa dışı hiçbir olaydan bahsedilmez.
Canla başla çalışmıştı
Tehcire tabi tutulan Ermeni’lerin geride bıraktıkları malları da oluşturulan bir komisyon tarafından satılarak bedelleri kendilerine verilir. Nusret Bey 1. Dünya Savaşı şartlarında bir yandan kendisine verilen emir gereği Bayburt Ermeni’lerinin salimen tehciri için çaba sarf ederken, diğer yandan da 3. Ordu’ya erzak temini için canla başla çalıştı. Hatta Nusret Bey bu hizmetlerinden dolayı değişik tarihlerde Erzurum Valiliği ve 3. Ordu Komutanlığı tarafından ödüllendirildi. Nusret Bey Bayburt’taki hizmetlerinden sonra 14 Haziran 1917 de, o sıralarda Yıldırım Orduları 2. Grup Kumandanı olan Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ile Urfa Mutasarrıflığına tayin edildi. Nusret Bey, Urfa’da görev yaparken Mondros Mütarekesi imzalandı. Bunun üzerine Urfa’da işgallere karşı Müdafa-yı Hukuk Teşkilatı’nın kurulmasında Nusret Bey önemli görevler yaptı.
Sonuç;Türk istikbalinin genç evlatları içlerini sızlatan binlerce olayı her an yeniden yaşamak istemiyorsa, tarihten ibret almalıdır. Bugün bu olayların onlarca benzeri ülkede her an yaşanmaktadır. Bozgunculuğun, bölücülüğün, hainliğin, korkaklığın, acizliğin ve gafletin kol gezdiği ülkede dost ile düşmanı birbirine karışmış durumdadır. Kaymakam Nusret ya da Kemaller bir milletin kendi elleriyle ödediği bedellerdir. Onların ödediği bedelin manasını çok iyi bilmek gerekir. Zira yaşananlar, Türk milletinin vefa sorunu olmasının ötesinde bir beka sorunu olmaya adaydır.

Özcan YENİÇERİ
Üye şimdilik çevrimdışı konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
İletinizi Değiştirme Yetkiniz Yok

[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı



Saat: 07:47.


© 2010 Bozkurtlar Otağı | Tanrıdağ